Kumru Tanıtım ve Haber Portalı
Anasayfa Haber Ara Foto Galeri Videolar Anketler Müzik Dinle Sitene Ekle Tollbar İletişim RSS

MENÜ

KUMRU

AKTİF HABER

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

SİTEMİZİ BEĞENİN

Siyaset Dedikleri

Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

21 Kasım 2007, 02:12

Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

22 Temmuz 2007 günü, çok garip bir gündü. Bir kere medya, suyu kesilmiş değirmene dönmüştü. Çünkü "seçim yasağı" vardı. Demek ki, bu kadar yazar çizer takımı, hep "siyâset" üzerine fikir (!) yürütüyordu. O da, gerçek anlamda "siyâset" olsa. Nerdeyse, baştan sona mahalle dedikodusu. Üstelik bıkmadan, usanmadan!

Neden öyle?


İzah etmeye çalışayım.


En başta toplumun çoğu kesimi, pek de anlamını bilmediği "siyâset" üzerine konuşmaktan ve tartışma yapmaktan çok hoşlanıyor. Üstelik ne hikmetler (!) ortaya koyarak! Haliyle, böyle bir toplumun medyası da kendisine benziyor olsa gerek.


Bize kalırsa, sanki gizli bir el, büyük bir plânla, halkı bu yöne itmiş. Baksanıza, köylüsünden kentlisine, okumuşundan okumamışına, amirinden memuruna, doktorundan folklorcusuna, sporcusundan sendikacısına, berberinden baharatçısına, tekstilcisinden taksicisine, yargıcından yorgancısına, esnafından sanatkârına, üreticisinden tüketicisine kadar, her kesimin kafası siyâsetle meşgul.


Sonra, bitmek tükenmek de bilmiyor. Bir seçimden diğerine kadar. Konuş Allah konuş. Bıkmadan usanmadan. İnatla. Bazen de kırıp dökerek, kavga ederek, hatta birbirini boğazlayarak!


Bunun sebebini anlamak için biraz gerilere gitmek gerekir.


On sekizinci yüz yıla geldiğimizde, bir şeylerin ters gittiğini fark etmiştik. Baktık ki, Batı ülkelerinde gelişen "deneysel bilimler" bizde pek gelişmemişti. Bunu telafi için, doğru bir karar vererek, o ülkelere, "ilim" öğrensin diye bir hayli öğrenci göndermeye başladık. Ama bunlar, "ilim" yerine, onların kültür ve siyâsetini benimsedi.[1]  Bir anlamda, büyük bir gözlem hatası yaparak, sonuçları "sebep" olarak gördüler.


Neden böyle?


Oraya gidince, sanki gözleri biraz açılmıştı! Bu doğru. Fakat bu gözlere öyle bir ışık tutuldu ki, âdeta fara yakalanan tavşana döndüler!


Bu sefer Batı, kendi açısından çok önemli bir fırsat yakalamıştı. Eskiden, sırf devletimizi yıkmaya çalışıyordu. Bunun kolay olmadığını görmüştü. Üstelik devlet yıkılırsa, bir daha kurulabilirdi. Çünkü millet vardı. Nitekim tarihte de hep öyle olmuştu. Ama millet yıkılırsa, iş tamamdı.


O yıllarda Osmanlı, Batılıların gözünde hasta adamdı. Bir an önce öldürülüp mirasının paylaşılması da gerekiyordu. Bunu hızlandırmanın yolu da, hasta hasta kavgalara sokmaktan geçiyordu. Bu işte, dışardan yapılan telkinlerin pek inandırıcı olmayacağı da muhakkaktı. Ama kendi içinden birileri bunu yaparsa, iş kolaydı.


İşte, "İlim Çin'de de olsa gidip alınız" emrinin esprisine uyarak Batı'ya gönderdiğimiz genç insanlarımız, bu görevi üstlendiler. Bilerek ya da bilmeyerek!..[2]


Hâlbuki aynı yıllarda, Japonlar da aynı maksatla, yani "ilim yapma zihniyeti"ni almak için bu ülkelere öğrenci göndermişti. Ama onlar, gönderiliş sebebine uygun olarak, tahsillerini bitirerek ülkelerine döndüler. Bugün, ekonomisi, teknolojik üstünlüğü ve geleneklerine bağlılığı ile karşımızda bir dev gibi duran Japonya, işte bu ileri görüşlülüğün eseridir. Çünkü Japon gençleri, medeniyet (!) denilen ışığa karşı, "millîlik gözlükleri"ni takmışlardı.


Biz ise, göz kamaşmasından hala kurtulamadık. Onun için de nal toplamaya devam ediyoruz. Onun da ne nalı olduğu belli değil.


Bunu anlamak için, seçim propagandası esnasında kullanılan argüman ve suçlamalara bakmak yeterlidir.


Ne yazık ki, şu anda yurt dışında çalışan vatandaşlarımız da, Türkiye'deki siyâsetle meşguller. Üniversitelerde okuyan Türk uyruklu öğrenciler de öyle.


Bu durumu, bir Alman öğretim üyesi, çok ilginç bulmuştu. Ben de kendisine, ilk başta bu virüsü, bizim gençliğin kafasına, vaktiyle kendilerinin soktuğunu söylemiştim.


Maalesef gerçek böyleydi. Onlar sokmuştu. Hem öyle sokmuşlardı ki. Pek çok harbe, bu yüzden girmiştik!


Hele, bir Alman tarihçinin, "Çanakkale bir Alman harbidir" demesi, kafamı allak bullak etmişti. Öyle ya, bu harbin başkomutanı, bir Alman mareşali olan Liman von Sanders idi. Aynı zamanda bu kişi, Osmanlı Devleti'ndeki Alman danışma kurulu başkanıydı.


Ne oldu sonunda? İki yüz elli bin vatan evladı gitti. Bunun birkaç misli yetim, dul, fakir ve ihtiyarı da yanına koy. Ve harabeye dönmüş bir yurdu da gözünün önüne getir.


-Bu kadar mı?


-Elbette değil.


Koca bir yurda veda! Ve bir sürü etnik ve dinî ayrılık tohumları! Aynı zamanda, ödemeye mahkûm olduğumuz bir sürü borçlar. Hala da bitmiş değil.


Bu seviyeye (!), hep siyâset sayesinde gelmiştik.


Peki, şimdi bu dertler bitti mi? Tabiî ki, hayır.


Bir şey daha var, bu oyunun içinde.


Batılılar, "siyâset" öğretirken, kendi ülkelerine döndüklerinde üst derecede yönetici ve mütefekkir olacak kafalara, "kendi değerlerine karşı çıkma bilinci" yerleştirdiler.


Böylece, binlerce yılda oluşan "kolektif şuur" felç edilmiş oldu. İşin en acısı da, böyle bir anlayış, "doğru siyâsetin ölçüsü" olarak kabul edildi. Maalesef, hala da öyle.


1980'den önce, bu tip bir siyâsetin korkunç yüzüyle büyük çapta yine karşı karşıya getirildik. Batıdakinin tersine, zenginler solcu; fakirler de sağcı yapılarak insanımız vuruşturuldu. Sırf bu yüzden beş ile on bin arasında yetişmiş gençlik gitti. Konuya bir bütün olarak bakarsak, bir hiç uğruna!.. Bu enkazın içinden, hâlâ birilerinin kahraman, lider ve siyâsetçi çıkması ise, tam bir kara mizah örneği.


Şimdi o dönemin haklılığını öven, az da olsa, bazı sivri akıllıları görüyorum. Öyle büyük bir maharet ve ferâsetle (!) anlatıyorlar ki meseleyi. Onlar olmasa imiş, ülke elden gidermiş!


Burada bir "illüzyon" olduğu açık. Henüz bu büyü kalkmış değil.


İllüzyon deyince aklıma hep şu hikâye gelir:


Testi ustası kalfasına bağırıyormuş.


-Oğlum! O rafta duran testiyi getir.


Kalfa emri yerine getirmek için rafa doğru gider. Fakat iki testi ile karşılaşır. Bağırır ustasına:


-Hangisini?


-Oğlum! Orda bir tane var.


-Yok, ustam. İki tane.


-Oğlum! Bir tane.


-Usta! İki tane.


-Öyleyse, birini kır, ötekini getir.


Kalfa hemen denileni yapar. Fakat o da ne? İkisi de yok olmuştur.


Meğerse kalfa şaşı imiş!..


Şimdi bizde siyâset, çoğu kere, şaşı bir gözle yapılıyor. Bu yüzden, ha bire testiler kırılıyor. Yalnız kırma işinde kullanılan çekiçler ve balyozlar farklı olabiliyor. Kimisi laikliği, kimisi dini, kimisi cumhuriyeti, kimisi yabancı düşmanlığını, kimisi demokrasiyi, kimisi ırkçılığı, kimisi bölgeciliği, kimisi gericiliği, kimisi de ilericiliği kullanıyor.


Eğer bu konuda tereddüt varsa, medyadaki tartışmalara, etkili ve yetkili çevrelerin iddialarına, bilimsel eser olarak piyasaya sürülen bazı çalışmalara, sanat diye yutturulan saçmalıklara bakmak yeterlidir.


Bütün buralarda, "bir" olanın, iki ya da daha çok gösterilip o "bir"in de yok edilmesi amaçlanmaktadır. Halbuki, bizim birlik ve beraberliğimiz, "bir"in "bir" olarak görülmesine bağlıdır.


Bu konuda söylenecek o kadar çok şey var ki. Ama gerisini siz getiriniz!.. 

23.07.2007
Prof.Dr.Abdullah ÖZBEK
 
[1] Batı ülkelerinde bizim gençlere belletilen "siyâset", döndüklerinde, kendi ülkelerindeki iktidarı nasıl ele geçirmeleri üzerineydi.

[2]Osmanlı Devleti'ni hesapsız kitapsız bir şekilde, sırf iktidarlarını devam ettirmek ya da -kazandıkları takdir- güçlü olmak için harbe sokanlar, genelde Batı eğitimi almışlardı.  Bunların başında, 21 Mayıs 1889'da "İttihad-ı Osmânî" adıyla kurulmuş olan "İttihat ve Terakki Fırkası" gelmektedir. Gizli olarak kurulan bu cemiyetin tek amacı, 33 yıl devleti, barış esasına dayalı, büyük bir siyâset ustalığı ile yöneten II. Abdülhamit yönetimini devirip iktidarı ele geçirmekti. İlk kurucular arasında İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükuti ve Hüseyinzade Ali vardır. Yapılan ilk toplantıda, başkanlığa Ali Rüşdi getirilmiştir. 1908'de ilân edilen II. Meşrutiyet bunların zoru ile olmuştur. 23 Ocak 1913'de yapılan darbe (Bâb-ı Âli Baskını) ile, emellerine ulaşmışlar ve iktidarı fiilen ele geçirmişlerdir. Daha sonra bu yönetim, I. Dünya Savaşı sonuna kadar, üç paşanın (Enver, Talat ve Cemal) idaresinde kalmıştır. 1918'de ise cemiyet kendisini feshetmiş, yöneticileri de yurt dışına kaçmıştır. Koca bir devleti batırıp halkı sefalete sürükledikten sonra. İşte bunların hepsi, Batı'da öğrenilen siyâsetin eseridir. Kurtuluş savaşı ise, (bu partiye sırf gücünden dolayı katılmak zorunda olan) yerel kadrolar tarafından organize edilmiştir

Bu makale 1186 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

YAZARLAR

Elleri Taşın Altına Sokmak03 Şubat 2012

 TERÖRÜ LANETLİYOURUZ

  
 

GOOGLE TRANSLATE

ANKET

Sizce Orduspor Bu Sene Süper Ligde Tutunabilir mi?




Tüm Anketler

 TÜM GAZETE MANŞETLERİ

AİLE HEKİMİNİ ÖĞREN

İSTATİSTİKLER

İSTATİSTİK

 Sitemizde 13 kategori, 1344  haber bulunmaktadır.

 Bu haberler toplam 2307924  defa okunmuş ve 1967 yorum yazılmıştır.

 

Kumruluyuz.biz© 2005 Tüm Hakları Saklıdır
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Kumruluyuz.biz & Kumruluyuz.com ve Kumrukent.com un© 2005 Her Hakkı Saklıdır. www.Kumruluyuz.biz , www.Kumruluyuz.com ve www.Kumrukent.com  un hiç bir kişi, kurum ve kuruluşla bağlantısı yoktur. Tamamen kişisel bir sitedir. Web sitemizin dışında farklı siteler kaynak gösterilerek yayınlanan haber ve içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz. Web sitemizde yayınlanan Köşe Yazıları, Makaleler ve Yorumlardan Yazarların kendileri sorumlu olup; içeriklerinden Sitemiz sorumlu tutulamaz.  Sitemizde yayınlanan içerikler izinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Destek & Bilgi: admin@kumruluyuz.biz | Yazılım: Mydesign| Bu Site En İyi (Tüm Tarayıcılarla) 1024*768 Çözünürlükte Görüntülenir.

  -=| Karadeniz Toplist |=-

Altyapı: MyDesign